Mustafa Suphi'yi öldürmeye, öldürüldü diyeni öldürmeye, sonra onu öldüreni öldürmeye, Kürde karşı Türk, gayrimüslüme karşı müslüman, aleviye karşı sünni, müslümana karşı kemalist olmaya, Trakya olaylarına, 6-7 Eylül'e, gayrımüslümlere eziyet etmeye, malını gasp etmeye, kadınlarına tecavüz etmeye, İmroz'da, Tenedos'ta Rum bırakmamaya, Maraş'a, Sivas'a, 32 kısım tekmili birden Alevi katliamlarına, Kıbrıs'ı bölmeye, Balgat katliamlarına, PKK'ya, Susurluklara, Uziler kaybedip Glocklar bulmaya, faili meçhullere, Amerikalarda eğitilmeye, papayı vurmaya, darbeler yapmaya, 90ların öğrenci hareketini hapislerde çürütmeye, olmadı diri diri yakmaya, yine 90'larda bir ara neredeyse bakkalda bile eroin satmaya, bindirilmiş kıtalar kurmaya, Kürt sorununu kart-kurt sorunu yapmaya, kanlı 1 Mayıs'lara, "nokta" operasyonlara, devrimci örgütleri kukla etmeye, gerekirse kendi örgütünü kurmaya, işkencenin tarihini yeniden yazmaya, jop sokmaya, bok yedirmeye, bebeklerden katiller, katillerden kahramanlar yaratmaya, kendi kurbanlarının yarısını terörist yarısını şehit diye anmaya, yaşını küçültüp çocuk asmaya, Rozerin'i ve Uğur Kaymaz'ı vurmaya, gazeteciler öldürmeye, dergiler kapatmaya, asite atmaya, kazanda yakmaya, koca bir şehrin gözünü yakmaya, koca bir ülkeyi aptal yerine koymaya, arkada canlı tanık bırakmamaya, Taşdelenlere, Aktütünlere, Şemdinlilere, Hizbullahlara, tezkerelere, Zir vadisine, Ergenekonlarda bir yılan gibi deri değiştirmeye, 1 Mayıs öncesi Bostancılarda, Bilkentlerde fotoğraf çektirmeye, kan almaya, kan dökmeye, kan yapmaya, kan kokmaya, kan satmaya, kanatmaya...
sen herşeye kadirsin...
29.04.2009
Uzaydaki kanepe...
"Chapter Seven:
The raft was not as seaworthy as I'd hoped. The waves repeatedly threatened to swamp it. I wasn't afraid to die. I was afraid of the emptiness that I felt inside. I couldn't feel anything, and that's what scared me. You came into my thoughts; you filled them. It felt good."
Dün, gecenin bir vakti kanepeye uzanmış Battlestar Galactica izlerken Admiral Adama'nın okuduğu bu paragraf balyoz gibi indi kafama. Bilmiyorum belki de Admiral'ın o müthiş tonlaması yüzünden. Gerçi Laura Roslin denen iktidar budalası kaltağa Kara Thrace'e yaptıklarından sonra bunu okumanın ne faydası var.
Yine de bir bilim kurgu dizisinin içinde okunan ve gerçekte olmayan bir kitap, bir kanepe, kocaman bir boşluk, burnuma gelen koku, ele alınan bir telefon, tekrar tekrar yazılıp silinen bir mesaj, sorulmaya korkulan sorular, atılmaya korkulan adımlar, üzerime kabus gibi çöken tavan. Kendi tek kişilik yatağına bile yabancılaşıp kanepede uyumayı istemek...
Anlamıyorum. Yani sana sadece bir şekilde karşılaştığımızda mı oluyor? Daha doğrusu bu sadece bana mı oluyor? Nerede olursa olsun, ne yaşamış olursak olalım, üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin gecenin bir yarısı kanepede uzanırken o korkunç boşlukla sadece ben mi karşılaşıyorum? Sonra, birden günlerdir kanepede uyduğumu farkediyorum. Aklıma geliyorsun, iyi hissettiriyor...
21.04.2009
Ayağın İncinmesin Koca Aşık
Tam da şaka mısın derken yapacağını yaptı hayat. Bugünden gayrı bir kişi daha eksiğiz. Son aşıklarımızdan Aşık İhsani, tam da kendi belgeseli çekilirken heyecana dayanamayıp hakka yürümüş.
68'liler "Arkasından Baltasını Biledi" ile hatırlar kendisini. Epey de yatmış içeride, Fransa'ya kaçmalar falan... Belki mücadelenin soğuk gerçekliğindendir bilemem, ben politik deyişlerini biraz didaktik bulurum. Ama aslında aşkı çok güzel söyler İhsani. Zaten o da Karacoğlan gibi tek çiçekle ömür geçmez diyenlerden. 17 kere evlendiği söylenen bir adamdan bahsediyoruz. Gönlü büyüklere nasip bir "nar"dır bu. Elbette ki aşkı güzel yazacak, güzel söyleyecek.
Mor yaşmaklım bahar geldi
Sen de durma eserek gel
Bahçe bahçe kucak kucak
Lale sümbül keserek gel
Kopar ayrılık bağını
Sevda yaşasın çağını
Kavuşmanın bayrağını
Daldan dala asarak gel
İhsani'yem sen seni sar
Ayağın incinmesin yar
Yollarında gözlerim var
Üzerine basarak gel
Ada'da 95
UGG-ly
Erkek kısmısı olarak baharın gelmesinin bir diğer güzel tarafı da bir süre şu iğrenç botları görmekten kurtulacak oluşumuzdur. Size sesleniyorum kadınlar. Kapitalizmin arka kapısı olmayı bu kadar da içselleştirmeyin nisa dostlarım. Azıcık birey olun gözünüzü seveyim. Nedir bu toplu histeri? Her kim ki 499 TL bayıldığınız bu götüm gibi botlarla şirin/seksi/güzel göründüğünüzü söylüyorsa o kişi yalan söylüyor. Hepiniz ayı gibi görünüyosunuz. Hasta etmeyin adamı.
Ayağımı sıcak tutuyor savunmasına hiç girmeyelim. Alaska'da yürüyüş mü yapıyosunuz, Avustralya'da kışın sörf mü yapıyosunuz anasını satayım.
Mona Lisa Upskirt
Bristol'lı Nick Walker "taş gibi" bir Mona Lisa stencili konduruyor Norveç'in o ağır kokulu sokaklarından birine.
20.04.2009
καλο πασχα
Re malakas!!!
Benim için bayramları bayram yapan şey, öncelikle o bayram ne yendiğidir arkadaş! Rum kardeşlerimiz bu işi en az bizim kadar bilir ve saygıyı hakederler. Kimbilir kaç bin ev yapımı kokoreç pişti bu cumartesi dünyanın dört bir yanına saçılmış çivit mavisi sundurmalı arka bahçelerde.
Ben de bu şehrin eski ev sahiplerine selam olsun diye cumartesi Beyaz Fırın'dan aldım paskalya çöreğimi. Akşam da kokoreç yedim Şampiyon'dan. Gerçi sevmem Şampiyon'un kokoreçini ama yine de sayılır mı Manos Abi?
Kardeşler Lokantası
Esnaf lokantası kültürü öyle pek de yabana atılmaması gereken bir kültür. Zira bugün Osmanlı mutfağı diye bir şeyden bahsedebiliyorsak bunun sebebi köşk mutfaklarından ziyade esnaf lokantalarıdır. Fakat açıkça söylemeliyim ki 90'lar mahsulü tiki taifesinin iş hayatına girince kapıldığı o kör gözüm parmağına esnaf lokantası seviciliğinden tiksiniyorum. "Abi Gültepe'de bilmemneresi var şahane, kesin gel," diyorlar. Gidiyorum herşey bok gibi. Gözünü sevdiğimin mozaikli karataşı arzu nesnesi olmuş plaza dünyasının samimiyet arayan dimağları için. Yerler karataş, ekmekler büyük kaptaysa yemekleri de güzel zannediyo haspam. Neyse ki hala gidip dili damağı birbirine sokabildiğimiz yerler var. Kardeşler Lokantası bunlardan biri. Şahsi fikrim artık bir fenomen olan ve gayet "overrated" bulduğum Kanaat'le kapışır, 3 boy da fark yapar. Öyle bir yerden bahsediyorum dostlar.
Kardeşler Lokantası Kemerburgaz'ın köy tarafında. Çevreyolu'ndan geliyorsanız Göktürk'e değil kemer tarafına dönmeniz gerekiyor. Burada servisin sabah 5’te başladığını söylüyorlar. Arabam olmadığı için gelip sabah çorbalarını test edemedim. Biz genelde öğlen saatlerinde geliyoruz ve bu saatlerde içerisi en yoğun zamanını yaşıyor. Burayı keşfetmiş üst sınıf kemer sakinleri, yakınlardaki fabrikaların hem yönetici hem de işçileri, köy esnafı, bizim gibi uzaydan gelenlerden oluşan kalabalık aynı masalarda yan yana oturup yemeğini yiyor.
Menüye geçersek öncelikle mekanın klasikleşen lezzetlerinden bahsetmeli. Döner zaten İstanbul ortalamalarının çok üzerinde. Kıymasız, çok başarılı bir şekilde terbiyeye edilmiş has et döner. Ne çok yağlı, ne de sosyete iskendercilerindeki o iğrenç yağsız kayış gibi görüntü. Tam ortası. Tek sorunu döner porsiyonlarının çok küçük olması.
Klasik lezzetler derken elbette ki çok enteresan şeyler beklemeyin buranın iki büyük klasiği nohut ve fırın makarna. Et, salça ve soğanla pişirilen nohutun özelliği uzun saatler ağır ağır pişiriliyor olmasından geliyor. Zannedersem içindeki soğan kremamsı bir kıvam alarak yemeğin suyu içinde kırklara karışıyor ve yemek bambaşka bir boyut alıyor. Bir de inceden süt tadı alıyorum ben ama usta sırrını vermedi. Fırın makarna ise çocukluğmda evde veya okulun yemekhanesinde karşılaşmaktan pek de haz etmediğim bir yemek. ama burada Kardeşler'de fırın makarna resmen yeniden tanımlanmış. O nedir abi. Üzerine yatıp uyurum ben onun.
Klasiklerin dışında bir de her günün özel yemeği var. Pazartesi gününü test edemedim ama Salı günleri "Büryan", çarşamba günleri "Kuzu Kapama", perşembe günleri "Beğendili Kebap", cuma günleri "Elbesan Tava". Ancak bu dört yemek de insana geceleri uykularını kaçırtacak kadar güzel. Şimdi yazarken bile Elbasan tava düştü aklıma... Hele bir de internetten resmini bulmuşum ki...

Tanrıların ölümsüzlük sırrı ambrosia mı, Alessandra Ambrossio mu
yoksa elbasan tava mı derseniz tabii ki Alessandra derim.
Ama içim şöyle bir cız eder. işte öyle bir şey...
Yemeğin üstüne fırın sütlacını yere göğe sığdıramayanlar var ama ben buranın fırın sütlacını sadece iyi buluyorum. Burada yediğiniz bol fındıklı keşkülün ise eşi menendi yok. Dünyanın en güzel keşkülü olduğunu rahatlıkla iddia edebilirim.
Hazır Kemerburgaz'a gelmişken turşu alabilirsiniz. Ama ondan önce lokantanın hemen arkasındaki kahveye oturun. Biz napıyoruz bu İstanbul'da diye düşünürken yanında napoliten çikolata ile servis edilen türk kahvesini deneyin. Mümkünse tavla oynayın. Öyle aval aval bakının etrafa...
Fotoğraflar: agzimintadi.blogspot.com'dan Hakkı Dayı'nın fotoğraflarıdır.
Kardeşler Lokantası Kemerburgaz'ın köy tarafında. Çevreyolu'ndan geliyorsanız Göktürk'e değil kemer tarafına dönmeniz gerekiyor. Burada servisin sabah 5’te başladığını söylüyorlar. Arabam olmadığı için gelip sabah çorbalarını test edemedim. Biz genelde öğlen saatlerinde geliyoruz ve bu saatlerde içerisi en yoğun zamanını yaşıyor. Burayı keşfetmiş üst sınıf kemer sakinleri, yakınlardaki fabrikaların hem yönetici hem de işçileri, köy esnafı, bizim gibi uzaydan gelenlerden oluşan kalabalık aynı masalarda yan yana oturup yemeğini yiyor.
Menüye geçersek öncelikle mekanın klasikleşen lezzetlerinden bahsetmeli. Döner zaten İstanbul ortalamalarının çok üzerinde. Kıymasız, çok başarılı bir şekilde terbiyeye edilmiş has et döner. Ne çok yağlı, ne de sosyete iskendercilerindeki o iğrenç yağsız kayış gibi görüntü. Tam ortası. Tek sorunu döner porsiyonlarının çok küçük olması.
Klasik lezzetler derken elbette ki çok enteresan şeyler beklemeyin buranın iki büyük klasiği nohut ve fırın makarna. Et, salça ve soğanla pişirilen nohutun özelliği uzun saatler ağır ağır pişiriliyor olmasından geliyor. Zannedersem içindeki soğan kremamsı bir kıvam alarak yemeğin suyu içinde kırklara karışıyor ve yemek bambaşka bir boyut alıyor. Bir de inceden süt tadı alıyorum ben ama usta sırrını vermedi. Fırın makarna ise çocukluğmda evde veya okulun yemekhanesinde karşılaşmaktan pek de haz etmediğim bir yemek. ama burada Kardeşler'de fırın makarna resmen yeniden tanımlanmış. O nedir abi. Üzerine yatıp uyurum ben onun.
Klasiklerin dışında bir de her günün özel yemeği var. Pazartesi gününü test edemedim ama Salı günleri "Büryan", çarşamba günleri "Kuzu Kapama", perşembe günleri "Beğendili Kebap", cuma günleri "Elbesan Tava". Ancak bu dört yemek de insana geceleri uykularını kaçırtacak kadar güzel. Şimdi yazarken bile Elbasan tava düştü aklıma... Hele bir de internetten resmini bulmuşum ki...
Tanrıların ölümsüzlük sırrı ambrosia mı, Alessandra Ambrossio mu
yoksa elbasan tava mı derseniz tabii ki Alessandra derim.
Ama içim şöyle bir cız eder. işte öyle bir şey...
Hazır Kemerburgaz'a gelmişken turşu alabilirsiniz. Ama ondan önce lokantanın hemen arkasındaki kahveye oturun. Biz napıyoruz bu İstanbul'da diye düşünürken yanında napoliten çikolata ile servis edilen türk kahvesini deneyin. Mümkünse tavla oynayın. Öyle aval aval bakının etrafa...
Fotoğraflar: agzimintadi.blogspot.com'dan Hakkı Dayı'nın fotoğraflarıdır.
Bir Gerçeğe Bel Bağladım
Foto: Horasanlı Baba Tekkesi / Girit
Bir gerçeğe bel bağladım erenler
Aldı benliğimi bitirdi beni
Damla idim bir ırmağa karıştım
Denizden denize götürdü beni
Nice kaptan kaba boşaldım doldum
Karıştım denize deniz ben oldum
Damlanın içinde gerçeği buldum
Yine benden bana getirdi beni
Daimi'yim ermişlerin ereği
Böyle idi tabiatın gereği
Ölmez bir ananın oldum bebeği
Aldı dizlerine oturdu beni
Aşık Daimi'den 7/8'lik bir deyiş.
17.04.2009
Samsun Pidesi
Anneniz sabah erkenden kıymalı ve peynirli içleri hazır eder. Pastırmalı-yumurtalı falan yapılacaksa yumurtasını, yağını hepsini tepsiye koyup elinize bir de eski gazete tutuşturur. Elinizde tepsiyle doğru fırına...
Tepsinizi sıraya koyup numaranızı alırsınız. Evden çıkmadan babanızın verdiği "gevrek olsun, x tane çıkartsın" mealindeki direktifleri Servet Usta'ya söylersiniz. Artık pide sırası bekleyen ve hayattan çalacak yarım saati olan bir sürü çocuktan birisinizidir. Fırının yakınlarında bir yerlerde top oynarsınız. Bu tip ortamlarda rotasyon yoğun olduğundan ve fazla vakit olmadığından maç yapmak yerine ortada sıçan ya da japon kale gibi oyunlar tercih edilir. Sonra fırına geri döner, kesilip yağlanarak tepsiye konmuş olan pidelerinizi alır, üzerini gazeteyle kapatırsınız. Eve, elinizde tepsinin, üzerinizde pideleri eve getiren adam olmanın ağırlığıyla gidersiniz. Çay demlenmiş, gürül gürül yanan sobanın üstündeki yerini almıştır. Anneler, babalar teyzeler, amcalar, halalar, dayılar, anneanneler, dedeler ve boy boy çocuklar masanın etrafına dizilmişlerdir. İsteyene ayran, hatta kola bile vardır. günlerden pazardır...
İşte bu pazarlar yüzünden salonlarında kocaman yemek masaları olan evlerin şehridir Samsun. Ya da bir zamanlar öyleydi...
Resimdeki pide İstiklal'e girince ilk sağda bulunan Şimşek Karadeniz Pide Salonu'ndan. Ustası Termeli, şef garsonu Orhan Abi benim gibi Ellialtılar çocuğudur. Sipariş vermesini bilirseniz İstanbul'da güzel pide yiyebileceğiniz 2-3 yerden biridir.
Tepsinizi sıraya koyup numaranızı alırsınız. Evden çıkmadan babanızın verdiği "gevrek olsun, x tane çıkartsın" mealindeki direktifleri Servet Usta'ya söylersiniz. Artık pide sırası bekleyen ve hayattan çalacak yarım saati olan bir sürü çocuktan birisinizidir. Fırının yakınlarında bir yerlerde top oynarsınız. Bu tip ortamlarda rotasyon yoğun olduğundan ve fazla vakit olmadığından maç yapmak yerine ortada sıçan ya da japon kale gibi oyunlar tercih edilir. Sonra fırına geri döner, kesilip yağlanarak tepsiye konmuş olan pidelerinizi alır, üzerini gazeteyle kapatırsınız. Eve, elinizde tepsinin, üzerinizde pideleri eve getiren adam olmanın ağırlığıyla gidersiniz. Çay demlenmiş, gürül gürül yanan sobanın üstündeki yerini almıştır. Anneler, babalar teyzeler, amcalar, halalar, dayılar, anneanneler, dedeler ve boy boy çocuklar masanın etrafına dizilmişlerdir. İsteyene ayran, hatta kola bile vardır. günlerden pazardır...
İşte bu pazarlar yüzünden salonlarında kocaman yemek masaları olan evlerin şehridir Samsun. Ya da bir zamanlar öyleydi...
Resimdeki pide İstiklal'e girince ilk sağda bulunan Şimşek Karadeniz Pide Salonu'ndan. Ustası Termeli, şef garsonu Orhan Abi benim gibi Ellialtılar çocuğudur. Sipariş vermesini bilirseniz İstanbul'da güzel pide yiyebileceğiniz 2-3 yerden biridir.
Saz Çalan İnsanlar
Daha fazlası için fotoğrafa tıkla
Memleketin en önemli türkü derlemecilerinden Muzaffer Sarısözen'in en az türküleri kadar önemli olduğunu düşündüğüm fotoğraf koleksiyonundan parçalar. İnsanların yüzlerine mi bakmalı, kıyafetlere ve detaylara mı kilitlenmeli bilemedim.
Muzaffer Sarısözen'de enteresan bir şahsiyet. Ayrı bir postun konusu olur belki bir gün...
Muzaffer Sarısözen'de enteresan bir şahsiyet. Ayrı bir postun konusu olur belki bir gün...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)